27 Haziran 2009 Cumartesi

İran'da Ayaklanma; Bende Rüya

Ekşi Sözlük'teki "13 haziran 2009 iran ayaklanması" başlığına, 2 gün önce aşağıdaki entry'i girmiştim. Aynen buraya kopyalıyorum, gördüğüm ilginç bir rüya. Birçok tezatlığı içinde taşıyan bir garip rüya. Başlıyor:

13 haziran 2009 iran ayaklanması: gece rüyamda gördüğüm ayaklanmadır. burdan bir otobüs tutuyoruz. güya, birçok kişiyi otobüslerle iran'a taşıyacağız, ordaki ayaklanmaya destek sunacağız. kimler yok ki arabada? kardeşim, dedem, yengem, kuzenlerim ve birçok arkadaşım. otobüste 35 kişiyiz. bir de otobüsü tutan, insanları ikna eden, bilinçlendiren bir ablamız var başımızda. soruyorum: 2 gün sürer değil mi yolculuk? "evet" diyor. içimden "çok uzun ya bu süre" deyiveriyorum. rüya saçmalamasıyla "uçak tutsaydık daha mantıklı olmaz mıydı?" diye soruyorum. "olur muydu sence günay?" diye sorunca söz konusu abla, başımı önüme eğiyorum.

otobüs sık sık molalar veriyor. her mola verişinde de ben otobüsten kaçmak istiyorum. hala türkiye'deyiz nasıl olsa. yakalanıp hapse koyulursak, derdimizi nasıl anlatacağımızı düşünüyorum. kaçmayı unutunca da aklıma kardeşim geliyor. daha küçük, lise çağında. "ne işi var onun burda?" diye düşünüyorum bir de içten içe. ama düşündüğüm şeye bak, yan tarafımda 70'ini geçmiş dedem çatışmaya gidiyor.

arkadaşlarım otobüsün arkasında türküler, marşlar söylüyor. yine rüya saçmalaması içerisinde toros dağlarının en yüksek noktasında mola veriyoruz güya. toros dağları filan şu anda bilmiyorum ama rüya içerisinde gayet mantıklı geliyor. yan tarafımda yengem "ince memed toroslardan gürledi" diye "ince memed" parçasına giriyor. ancak kendisinden ses erkek gibi çıkıyor. rüya saçmalaması içerisinde bu da mantıklı geliyor bana.

ince memed toroslar’dan gürledi
buhurcular kulak verip dinledi
onyedi kurşunu yedi ölmedi

kardeşim dağlarda geziyor; daha doğrusu koşuyor, tepeleri filan aşıyor, iniyor çıkıyor garip garip. toros dağları da, küçükken bolca izlediğim heidi çizgi filmindeki dağların aynısı. bizim toroslarımız, rüyamda alp dağları olarak karşıma çıkmış. böyle dağların doruklarında hafif karlar, yemyeşil düzlükler, inekler, koyunlar filanlar falanlar. bu arada arkadaşlarım yan tarafta okey masası kurmuşlar. çatışma öncesi biraz eğlenelim diyenler var.

sonra oturuyorum. güya toroslardan iran görülebiliyormuş da iran sınırına bakıyorum. tam sınırların olduğu yerden itibaren dumanlar yükseliyor. sanki uzaydan bakıyorum gibi, ancak bir fark var. uzaydan fiziki olarak görebileceğim iran haritasına birisi sarı çizgiler koymuş, sınırları belli etmiş. google earth'te ülke sınırlarını belli ederiz ya, öyle bir şey; hatta tam olarak öyle diyebilirim. kara dumanları gördükçe içimden "gitmeyelim, gitmeyelim" demelerimi çoğaltıyorum. sürekli dayak yiyeceğimizi, hapse atılacağımızı, herkesin orda bizi unutacağını, sokakta kurşun yiyebilip ölebileceğimizi; kardeşimi, akrabalarımı ve arkadaşlarımı düşünüyorum.

sonra yeniden otobüse binecekken rüyam son buluyor. kalkıyorum. gözlerimi faltaşı gibi açıyorum yatakta. faltaşı gibi açıyorum ki bir daha uyumayayım, rüyaya geri dönmeyeyim. "iyi ki bitmiş" diyorum. rüyamda her şey o kadar korkutucu ki. ve umutsuz.

ben basit bir rüyada bile bu kadar korkuyorum; bir de iran'da rüya değil gerçeği yaşayanlar var: her an öldürülebilecekler, dayak yiyebilecekler, hapse gönderilebilecekler...

zor onlar için her şey. sıradan bir ülkede çıkabilecek isyandan daha farklı onların isyanı. birlikte hareket etme ihtimalleri az; birlikte ölüm ihtimalleri çok olan bir halkın isyan bu. cesarete en çok iranlı gençlerin ihtiyacı var şu zamanlarda. bilmiyorum ki ne desem.


Kib Öpt By!

26 Haziran 2009 Cuma

Şeytan Tüyü Bolluğu Yaşarken

Yaz aylarında farkettiğim bir bolluktan söz edeyim size. Kışın başımızı, götümüzü örttüğümüz için pek farkedemediğimiz bir bolluk belki de bu. Evet efendim açıklıyorum: Şeytan tüyü bolluğu. "Nedir bu şeytan tüyü, ne işe yarar, neden çıkar, bu ne lan çabuk açıkla?" diyenlere açıklamalarım var aşağılarda, bir yerlerde.

Şeytan tüyü dediğimiz şey, bir şeytanda bir de pek sevgili insanlarda bulunan bir tüy; genellikle beyaz renkte olur, diğer tüy ve kıllardan 10 misli daha uzun olabilir :) Böylece garip bir şeydir. Mesela dün denize gittik ve hemen birisini kaşfettim. Arkadaşlarıma gösterdim, gösterirken ben de bir an şok oldum çünkü iki parmağımla tutup çektiğim bu tüy, hayvansal boyutlara ulaşmıştı. Hiç abartmıyorum en az 20 santim; fazlası olur, azı olmaz. 20 santimlik bir tüy diyorum lan. Alo!

Yukarıda bahsettiğim 20 santimlik tüyüm, akşam saatlerine doğru yerinde yoktu. Muhtemelen bu durumdan hoşlanmayan bir arkadaşım, tüyümü koparmış olacak :( Bilmiyor ki şeytan tüyü koparanların, işi yolunda gitmez, ayağı çamurdan çıkmaz... Peh, benim için hava hoş. Yeniden çıkar ne de olsa. Mesela şu an özenle yetiştirdiğim bir tanesi 10 santime yaklaştı, bir diğeri de boynumda yine 6-7 cm en az. Ben her gün bunları ölçüyorum, suyunu veriyorum, ilaçlıyorum. Bakımını yapıyorum anlayacağınız.

Bu tüye sahip olanların da tabi çeşitli ayrıcalıkları varmış. Mesela genelde başarılı olurlarmış, dikkat çekerlermiş, ayrıcalıklı görünürlermiş, kendini çok sevdirirmiş vs. Güzel şeyler bunlar.

İnce görünüşü olduğu için hemen koparılırmış gibi görünen bu tüy zor kopuyor sanırım. Hiç kendim koparmadım ancak hafif çektim, kopar gibi sandığım bu tüyler, deriye nasıl yapışıyorsa artık kolay kolay ayrılmıyor bu sevdadan. "Burda durcam, uzadıkça uzicam, devasa boyutlara ulaşcam, hepinizin gtüne koycam" havaları var. Az önce yazdığım şeyi, sizi güldürmek için yazdım. Umarım güldürebilmişimdir. Teşekkür ederim ilginiz için.

İşin şakası, saçmalanamayışı, garipliği, gerizekalılığı bir yana; bu tüylerden neden bende çıkıyor bilmiyorum ama kendilerinden pek de rahatsız olduğum söylenemez. Öyle geçiniyoruz. Ben şeytan, o tüyüm. Sevgiyle!

Kib Öpt By!

25 Haziran 2009 Perşembe

Michael Jackson Öldü

Böyle açık ve net bir biçimde "öldü" demek garip tabi; garip olmakla birlikte acı verici bir durum halihazırda. Henüz Türk medyasına düşmemiş olan bu haber muhtemelen gerçek. Dünya medyasında gece saat 12'ye doğru geçen bu haber doğruysa -resmi açıklama olmadığı için ihtimallerden bahsediyorum- gerçekten üzücü bir haber.

Ne kendisini bolca dinlerim, ne de hayranıyım falan filan. Ancak ne kadar büyük kitleleri peşinde koşturduğunu bilirim. Dünyanın en çok satan albümü Thriller'in sahibi olduğunu bilirim. Bu albümün 46 milyona yakın sattığını bilirim. Bir de kendisi hakkında çıkan sansasyonel haberleri bilirim ki şu an bunlardan bahsetmek, adamın sanatına ve anısına da saygısızlık olur. Bu yazıyı da bir anlık üzüntü ile yazdım zaten. Bahsetmeseydim kısa da olsa, içim rahat etmezdi.

Pop müzik tarihinde bir devir daha kapandı. Kalp krizi; genç sayılabilecek bir yaşta böyle bir yıldız kaydı maalesef. Bu arada Ntvmsnbc'ye an itibariyle haber düştü:

Kib Öpt By!

22 Haziran 2009 Pazartesi

Karafatma, Allah Belanı Versin!

Sıcaklar arttığından mıdır, bizim evimiz rutubetli midir, mutfağımız çok zengin de ondan mıdır, yoksa benim çok çekici olduğumdan mıdır bilemiyorum ama karafatmalarla fena halde başım dertte. Genellikle hamam böceği diye adlandırılan bu ibnenin evlatları, geceleri ortaya çıkıyor, hiç olmadık anda karşımda dikiliyor ve beni korkudan altıma sıçtırtıyor.

Genellikle mutfakta karşılaşıyorum bunlarla. Mutfağın ışığını açar açmaz hiç hareket etmiyorum ki; nerede olabildiklerini, nereye kaçabildiklerini göreyim. Bazen ayağımın dibinde oluveriyor, ayağıma doğru hamle yapıyor ki çığlık atasım geliyor, evdekilerin de uyanıp ağzıma sıçması geliyor. Bir de bünyesi zedelenmiş olanları var bunların ki o çok daha tehlikeli. Önlem amaçlı aldığımız böcek tableti; adi olduğundan mıdır nedir, bunları öldürmüyor ama sarhoş gibi dengesizleştiriyor. Önceleri ışık açılınca, benden uzak kaçan bu hayvanlar, şimdi tabletin etkisiyle üzerime üzerime bilinçsizce koşuyor. Biraz daha kafayı bulsa, evin içinde beni kovalayacak yemin ederim :(

Evrime inanmayan arkadaşlara da çağrımdır. Bir hamam böceğinin nasıl evrim geçirebileceğini, size birkaç gün içerisinde ispatlayacağım. Hiç öyle milyon yıl beklemeye gerek yok. Bizim evdeki karafatmalar, çok yediğinden midir nedir, böcekçillerden çıkıp direkt kemiriciler sınıfına giriş yapıyor. Faremsi karafatmaya rastladım bizim evde. O kadar büyük ya :(

Şimdi araştırdım, bunların uçabilenleri de varmış. Ben bunları havada hayal edemiyorum. Ciddi ciddi banyonun ya da mutfağın ışığını açınca üzerime doğru uçan bir karafatma görürsem orda hakkın rahmetine kavuşurum. Lan valla dilim tutulur, "yusuf yusuf" denilen 'şey'i orada yaşarım. Hem bu bizim evdekiler uçarsa, ben bunlara "uçan hamam böceği" değil; direkt karga derim. İbnelerin bir bacağı var, bizim bacakgillere mensup mankenlerimize taş çıkarırlar valla. Lan bir böceğin 2 santim bacağı olur mu?

Neredeyse gördüğüm her karartıyı bu embesillerden birisi sanıp geri çekiliyorum. Ciddi bir korkaklık şeysi yarattı bu hayvanlar bende. Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen neredeyse hiç karafatma öldürdüğümü hatırlamıyorum. Hatta birçoğunun hayatını kurtardım. Kaza geçirip ters dönmüş olan karafatmaları, düz çevirip hayata döndürdüklerimi hatırlarım. Bu hareketimi kendi kendime bir meşrulaştırırım ki sormayın: "Ya onlar da can taşıyor, hem yazık onlara da, ben onlardan onlar benden korkuyor, belki onun da hisleri vardır, çocukları onu öldürürsem öksüz kalır" filan falan. Evet bir karafatma için bunları söyleyebilen birisi ya delidir, ya da korkudan kafayı sıyırmıştır ki bence ikinci şık bana daha uygun.

Mutfağa ve banyoya gitmeye cidden korkuyorum. Işığı açınca; tabureye oturmuş, masaya kollarını uzatmış, iki elini birleştirip bana "Merhaba hacı!" diyebilecek bir karafatmadan korkuyorum. Böcekçillerden kemirgenlere hızlıca geçiş yapan bu hayvanların, insansılara geçiş yapması pek de zor olmasa gerek. Bunlar bizi evden mevden de kovar valla. "Günay, şu meşhur sandviçlerinden yap da yiyelim mına koyim" diyebilecek bir karafatma hayal etmeye başladım. Bismillahirrahmanirrahim... Sevgiyle!

Not: Bu yazı anlayacağınız üzere devasa boyutlarda abartmalarla bezenmiştir. "Anlayacağınız üzere" ise neden belirtme gereği duydum? O da benim manyaklığım.

Kib Öpt By!

14 Haziran 2009 Pazar

2009 ÖSS

İçimi dökmek istiyorum bugün. Tam zamanıdır. Diyordum ki az evvel, dışarı çıkayım da hava alayım; ancak sonra vazgeçtim, evde kalıp içimi bloguma dökmek, en doğrusu olur diye düşündüm. Ne mi yazacağım şimdi? Dün geceden itibaren yaşadıklarımı, bugünkü sınavı ve hali hazırdaki ruh halimi. Okumak isteyenlere, pek esprili bir yazı sunamayacağımı söyleyeyim ancak.

Dün gece çok heyecanlıydım. Oysa, ÖSS öncesi ve ÖSS sırasında çok da heyecanlanan bir tip değilimdir. Yarın ÖSS'ye girecek olmamdı elbette beni bu kadar heyecanlandıran. Edebiyattan bazı eksikliklerimi tamamlamak istedim. 1 saat kadar edebiyata göz attım. Yazar-eser eşleştirmelerine kafa yordum. 12 gibi yatağa girdim. Yatağa girer girmez, kendimi bir işkencenin ortasında buldum.

Yatağım çok ısınmıştı sanki. Başımın altındaki yastık, "fazla" geliyordu bana. Başımı bir yastığın altına, bir üstüne koyuyordum. Yastığın soğuk tarafını bulup da mutlu olmak vardır ya bizde, dün gece aynısını bir kez daha yaşadım. Karanlıktan görünmeyen duvarları görür oldum. Odam küçüldükçe küçüldü. Duvarlar daraldıkça daraldı. Kurtulmak istedim bu kapandan, kalktım su içtim, yeniden yatağıma döndüğümde her şey aynıydı. Huzursuzdum. Bir mühlet sonra yine kalktım yatağımdan, bu sefer oturma odasına gittim, koca pencereyi çift taraflı açtım. Derin nefes alıp, rahatlamaya çalıştım. Kendimi rahatlamış hissetmiş olacağım ki yeniden döndüm yatağa. Saatimin 2'ye yaklaştığını hatırlıyorum, başka da bir şey hatırlamıyorum; uyuya kalmışım.

Saat 6 civarları kalktım. Çalar saate ihtiyacım olmadı. 15-20 dakika yatağımda oyalandım. 6 buçuğa doğru kalkıp banyo yaptım. 7 buçukta duraktaydım. Dolu dolu iki otobüs bizi almayınca, birkaç arkadaş ile birlikte taksi tuttuk. 8 buçuğa doğru okuldaydım. Dün geceki heyecanımdan eser yoktu. Kendime yeniden güveniyordum, sınava girecek ve istediğim puanı alıp çıkacaktım. Hem denemelerde birçok kez almıştım hedeflediğim puanı. Ayrıca ÖSS soruları daha netti ya, kolay iş deyip kendimi rahatlatıyordum. 9'da sınav salonlarına alınacağımızdan, aradaki yarım saati kaldırımda oturarak, kekimi yiyerek ve boğazı seyrederek geçirdim.

Saat 9.30 olduğunda sınav da başlamıştı. Yine heyecan yoktu. İlk birkaç soruyu hızlıca cevapladım. Bazı sorularda çelişkide kaldım, boş bıraktım. Sonlara doğru artan paragraf sorularında kafayı yiyecek gibi oldum. Normalde en fazla 25 dakikamı ayırdığım Türkçe sorularına, bu sefer 35-40 dakika ayırmak zorunda kalmıştım. Sosyal Bilgiler ve Edebiyat sorularını da "hızlı" sayılmayacak bir şekilde çözdüm. Bu 3 dersin çöüzümü normalde 1 saat 15 dakikayı geçmezken, ÖSS'de 1 saat 45 dakikayı buldu sanıyorum. Ama henüz asıl kabus dolu dakikalara gelmemiştim.

Matematikte 18. ya da 19. sorudaydım, kolumdaki saat yerine duvardaki saate bakayım dedim. Saatin 11.45 olduğunu gördüm ki, tam o anda bana neler olduğunu anlayamadım. Hiç heyecanlanmayan benim, ellerim titremeye başladı. Tam titremede değil; bir dengesizlik başladı. Yaptığım işlemi unutuyorum, aklımda tutmam gereken bir kaç ayrıntıyı kaybediyorum, sürekli kendi kol saatime bakıyorum. Çok az zamanım kalmıştı. Son 15 dakikada eski sorulara dönmem gerektiğinden, sadece 45 dakikam vardı ve ben matematik 1. bölüm 19. sorudaydım. Daha çözmem gereken matematik 2. bölüm soruları vardı ki ben matematik 1. bölümün ortasındaydım nerdeyse. Bu düşünceler beynimi kemirirken ben de tırnaklarımın çevrelerindeki etlerimi koparmaya başladım. Sol baş paröağım ve sağ işaret parmağım kan içinde kaldı. Soru kitapçığına kan bulaştı. Gözetmenlerden birisi fısıldayarak "Selpak?" dedi, ben "Hayır, emerim." dedim yine kısık ses ile. Kanayan iki parmak, soru kitapçığı, titrer gibi salınan eller, bir türlü odaklanamayan beyin, hızla ilerleyen dakikalar...

Şimdi sınav bitti. Matematik 2'ye sadece 15-20 dakika ayırabildim. O 15-20 dakikayı da hiç saymıyorum bile. Ne adam gibi soru okuyabildim ne de başka bir şey. Saat 11.45 beni mahvetti. 11.45'e kadar ne yaptıysam oydu. Nitekim 11.45'e kadar yaptığım sorularda matematik 2. bölüm yoktu.

Matematik 2. bölümden neredeyse 0. Matematik 2 olmadan, geçen yılki puanıma yakın bir puan alacağım. Hedefleridğim bölüme gidemeyeceğim belki ama İstanbul'da 4 yıllık bir bölümü okuyacağım. Zaten çocukluğumdan bu yana bir meslek istemedim ya neyse.

Kötüyüm. Moralim bozuk. Günüm berbattı. Aldığım haberler de yıkıcıydı.

Beni bu İstanbul sevdası mahvetti. Mahvetti de yine de bir sevdadır bağlanmışım ona. Bugün boğaza bakınca sınavdan önce, bir kez daha dedim bunu. Yerim burası benim. Kopamam bir daha hayatımda. Zaten bu kopamamazlıktı ya bugün parmağımı kanatan, kitapçığı kanlar içinde bırakan.

Kib Öpt By!

13 Haziran 2009 Cumartesi

Küt küt atıyor kalbim!

Küt küt atıyor kalbim!

Kib Öpt By!

6 Haziran 2009 Cumartesi

ÖSS ile ilgili naçizane isteklerim

Benim öğrenim durumumu bilenler, son bir kaç yılda, ne kadar karışık durumlar yaşadığımı da bilirler. Önce güzel bir başarı ancak daha sonrasında belki de yanlış verilmiş kararlarla gelen başarısızlıklar. Şimdi söz konusu başarısızlıkların üzerini örtmek için son soluk, son nefes, son gayret...

Bugün "Sınav Giriş Belgesi" geldi. Ben açamadım zarfımı. Nerede sınava gireceğimi, ben öğrenemedim. Benden önce akrabalarım bakmış bile nerede gireceğime. Zararı yok elbette, alışığım zaten bu tip şeylere. Zarfı elime aldım, bakılmış olan belgeme bir de ben baktım. Hangi okulda girecektim sınava? Önemliydi elbet bunlar.

Kirazlıtepe diye bir yer. Fotoğrafını görüyorsunuz zaten. Üsküdar'a bağlı. Önceki yıl, bir arkadaşım da aynı okulda sınava girdiği için, tanıyorum okulu. Geçen sene görünce de hayran kalmıştım ve "Ne güzel manzarası var böyle" diye söylenmiştim. Okul güzel de benim isteklerimi bakalım nasıl karşılayacaksınız. Hazır olun :)

O gün, beni destekleyenleri orda görmek istiyorum. Sınav süresince, "Günay Günay Günay" tezahüratları eksilmesin. Cam kenarında oturursam eğer, zorlandığım bir soruda size yaptığım bir işaret ile "Aaaaa" diye üzülmenizi, tam tersinde ise "Olley" sesleri içerisinde sevinç çığlıkları atmanızı istiyorum.

Sınav bitince, beni merdivenlerde karşılayacaksınız elbette. Ağzıma bakın hemencecik. Eğer gülümsüyor isem, daha önce hazırlamış olduğunuz havai fişeklerin fitillerini ateşlemenizi istiyorum. Konfetiler, okul binasının üstünden bırakılsın üzerime. Tam tersi bir durumda ise göz yaşlarınızın sel olmasını istiyorum. Bu arada güzel bir durumda patlatılacak olan şampanyaların, adi olmamasını, adıma yaraşır bir marka olmasını söylemeyi gerek bile duymuyorum.

En önemlisini yine tekrarlıyorum. Sınav boyunca sürekli tezahürat. Şimdiden ayarladım; birkaç ünlü sanatçı da orda olacak. Aslen Üsküdarlı olduğunu sandığım Ceza, arkadaşlarıyla orda olacak. Metallica solisti James Hetfield da orda olacak, söylememe gerek yok sanırım; bilirsiniz zaten kendisiyle samimiyetimi. Adriana Lima, önceki gece bende kalacak zaten, ertesi gün yine sizinle tezahüratlarda bulunacak şahsım için. Bu Acun, Adriana'nın geleceğini öğrenmiş olacak ki "Günay, ben de başarılı olmanı istiyorum, gelip destekleyeyim mi?" diye sordu ama aldığı cevabı yazmıyorum buraya. Küfürlü canım.

A bu arada benim için önemsiz olan bir mesaj, ayıp olmasın diye yayınlıyorum. Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara'nın kısa mesajı:

"Sevgili Günay'ın bizim ilçemizde sınava girmesi, gerek ilçemizin tanıtımı, gerekse ilçemizde yaşayanların memnuniyeti açısından çok sevindiricidir. Şimdiden başarılar diliyorum."

Bu arada, desteklemeye gelemeyecek olanlar, aynı gece düzenleyeceğim kokteyle gelebilirler. Başarılı olmam ya da olmamam, bu kokteylin düzenlenmesi konusunda ölçüt olmayacak. Yaklaşık 500 bin kişi olacak. Mekanı tahmin edenler vardır muhakkak. Reina diyorsunuz değil mi? Yanıldınız tatlı insanlar:) İstanbul Valisi Muammer Güler, öğleden önce açtığı telefonda, gece yapılacak olan kutlamalar için her iki boğaz köprüsünün de kapatılabileceğini söyledi. Ben acıdığım için sadece Boğaziçi Köprüsü'nün kapatılmasını uygun gördüm.

14 Haziran gecesi, İstanbul'un yalılarının ışıkları boğazın sularına vururken, Kız Kulesi yine yalnızken ve ay yine soluk ışıklarıyla gökyüzünden bizi seyrederken, kadehlerimizi kaldırmak güzel olacaktır eminim.

Yalnız taşkınlık yapmak yok gençler. Adriana filan... Şimdiden uyarayım ;) Sevgi ile!

Kib Öpt By!

3 Haziran 2009 Çarşamba

Haziranda Ölmek Zor

3 Haziran bitmek üzere, 4'üne gireceğiz ayın. Dün, yani 2 Haziran'da, Ahmed Arif ve Orhan Kemal ustalarımızı kaybetmiştik. Bugün de Nazım Hikmet'i. Onlar gibi olmak lazım derim hep. "Üretmek" ama sadece üretmek değil; öyle üretmek ki, ürettikleriyle başkalarını etkilemek. ";)"

Zaman darlığı bir yana, yazacak pek de bir şey bulamıyorum böyle günlerde. Ancak ne olursa olsun, birkaç satırla olsa da anmak gerekliydi. Hüzünlü cümleler kurup da onların anısına ters düşmek istemiyorum. Bizim için bu aşamada; marifet, onları hüzünle anmak değil; onlar gibi hayata bakabilmek.

"Haziranda Ölmek Zor" demiş şair. Haziranda doğan birisi olarak, haziranda ölen ustalarımızı saygı ile anıyorum.

Kib Öpt By!

2 Haziran 2009 Salı

Kiraz meyve ise diğerleri meyvemsidir!

Yeni bir meyve keşfettim. Adı kiraz. Böyle koyu kırmızı bir rengi var. Kendisine bakınca aklıma önce "al" kelimesi geliyor. Bazıları iri iri. İri boyutlarda zeytinler olur ya, hani "etli zeytin" gibi iğrenç bir tanımlama ile niteleriz; bu da öyle. Bir de kız kardeşi var bunun. Adı vişne. Ama bizim konumuz kız kardeşi değil elbette. İşte böyle bir meyve. İçinden minik bir çekirdeği çıkıyor. Çekirdek deyince korkup paniklemeyin hemen. Nitekim dişimiz ile bir darbe vurduğumuz an, çekirden korkudan fırlıyor yuvasından. Sadece kiraz kalıyor ağzımızda ki tadından yenmez. Şimdi kirazın ne olduğunu size kısaca anlattım. Bundan sonra, bu meyveyi çok iyi biliyormuşsunuz gibi konuya devam edeceğim. Hani, sanki sadece biz üst sınıf insanlar değil de, siz de evinize alıp yiyebiliyormuşsunuz gibi yazacağım. Tamamdır.

Bugün 5. gündeyim. 5 gün üst üste, her gün bir kilo olmak üzere, toplam 5 kilo kiraz tüketmiş vaziyetteyim. Yani hiç sıçmasaymışım, 5 kilo almış olacakmışım. Tabi midemin, hiçbir besini yakmadığını da hesaba katıyorum.

Bu yazıyı yazarken bile, faremin hemen yanında bir tabak kiraz duruyor. Pardon 1 bölü 3 tabak diyelim çünkü çoğunu mideme indirmiş durumdayım. Şu an ellerimin bazı kısımları hafif kırmızı. Hatta inanmayacaksınız; -ki ben de olsam inanmam- kulağıma 2 adet kiraz takmış vaziyetteyim. Hani olur ya saplarından takılır, şirince.

Kiraz alırken dikkat edilmesi gereken hususlara değineyim. Öncelikle kirazlar, ezik olmamalı. Ezik olan kirazlar yerine, gidin vişne suyu alın için, daha mantıklı. Kiraz dediğimiz ağza gelmeli, ısırınca parçalandığını hissetmeli. Daha sonra kirazlar da olgunlaşmalarına bağlı olarak "koyu kırmızı" ve "normal kırmızı" olarak ikiye ayrılır. Siz markete gittiğinizde, üşenmeden koyu kırmızıları alın. Bu "dikkatlenmeler" yeter gibi.

Kiraz, hassas bir meyve olduğundan, içerisinde kurt adını verdiğimiz, mide canlısı dost hayvanlar olabilir. Bütün kirazların içini tek tek açıp kontrol etme imkanımız olmadığı için, ağzımıza aldığımız kirazı iyice çiğniyoruz. İyice çiğniyoruz ki, yaşayan bir kurt varsa da midemize inmeden önce ağzımızda hakkın rahmetine kavuşsun. Yoksa bunlar, bir anda ürüyüverirler; midenizde şehir devletleri kurarlar. İğrenç gibi geldi bu kurtçuk yemek filan değil mi? Ama kirazın tadına varmak için kurt yemeyi göze almalıyız :(

5 günde 5 kilo yedim. Yaz boyunca da param oldukça alırım muhtemelen. Herkese tavsiye ediyorum. Kiraz meyve ise, diğerlerine "meyvemsi" adını veriyorum. Kiraz yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Sizleri selamlıyorum. Sevgiyle!

Kib Öpt By!

1 Haziran 2009 Pazartesi

Dünya Hava Trafiği

İnternette birkaç hafta önce keşfettiğim bir video bu. Tam bilgisayarımdaki "Geri Dönüşüm Kutusu" isimli yere gönderiyordum ki; dedim "Yazık, blogumdaki garibanlar da izlesin de Dünya'daki hava trafiğinin günlük ne kadar dev boyutlarda olduğunu öğrensinler." Hiç kimseyi cahil ve cühela bırakmayacağım. Söz veriyorum. Öperim.

Kib Öpt By!